İnsan, kendisine ait olduğunu düşündüğü hayatın içinde bile kendisine yabancılaşabilir. Kendini kurduğunu, seçimlerini kendi iradesiyle yaptığını düşünürken, içinde yaşadığı dünyanın çok daha önceden kurulmuş sınırlarıyla karşılaşır. Bireyin hayatı hiçbir zaman yalnızca bireysel değildir; aile, toplum, kültür, ekonomik koşullar, devlet ve içinde yaşadığı teknolojik dünya, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin biçimini de belirler.
İnsan büyüdükçe kendi ölçeğini kaybetmeye başlar.
Çocuklukta dünya ile insan arasındaki mesafe daha farklıdır. Bir bulut dünyanın bir ucundan diğerine gidebilir, bir ağaç aynı yerde kök salarak yaşayabilir, bir gölge ait olduğu bedenle birlikte hareket edebilir. Büyümek ise bu imgelerin ardındaki başka bir gerçeği görünür kılar: İnsan, ait olmak ile hareket etmek; kök salmak ile savrulmak; kendisi olmak ile kendisine verilen biçim arasında sürekli bir gerilim içinde yaşar.
Modern birey bu gerilimi özgürlük fikri üzerinden deneyimler. Kendin olmak, kendini gerçekleştirmek, kendini geliştirmek ve kendi hayatının sorumluluğunu almak birer özgürlük biçimi olarak sunulur. Ancak bu özgürlük çağrısı aynı zamanda bireyi kendisini sürekli yeniden üretmeye zorlayan bir düzene dönüşebilir. Görünür olmak, anlatmak, üretmek, değişmek ve kendini yeniden tanımlamak bir zorunluluk hâline gelir. Böylece insan, kendisini özgürleştirmek için kullandığı araçların içinde yeniden biçimlenir.
Bu noktada kişisel olan ile toplumsal olan arasındaki sınır belirsizleşir.
İnsanın bedeni bu sınırın en görünür yüzeylerinden biridir. Beden yalnızca bireysel varoluşun taşıyıcısı değildir; hafızanın, arzunun, korkunun, toplumsal beklentilerin ve dışarıdan gelen müdahalelerin de taşıyıcısıdır. Dünyanın insan üzerindeki etkisi çoğu zaman düşüncelerden önce bedende ortaya çıkar. Bir bedenin duruşunda, geri çekilişinde, saklanışında, hareketinde ya da hareketsizliğinde görünür hâle gelir.
Bu sergideki fotoğraflar belirli bir hikâyeyi başından sonuna kadar anlatmaz. Bedenler, hayvanlar, doğa parçaları, mekânlar, gölgeler, boşluklar ve gündelik hayatın sıradan görüntüleri bir anlatının parçaları olmaktan çok, aynı ruh hâlinin farklı biçimleri olarak yan yana gelir. Görüntüler arasındaki ilişki açıklayıcı değil, sezgiseldir. Bir fotoğraf diğerinin anlamını tamamlamaz; onun yanında yeni bir soru ortaya çıkarır.
Bu nedenle sergi, bir cevaptan çok bir arayış alanı olarak düşünülebilir.
Buradaki gölge, yalnızca ışığın karşısında oluşan karanlık bir biçim değildir. Gölge; insanın kendisinden önce var olan ilişkilerin, hafızaların, beklentilerin ve yapıların bıraktığı izdir. İnsan kendi hayatını kurarken başkalarından, geçmişinden ve içinde yaşadığı dünyadan taşıdığı gölgelerle birlikte hareket eder. Kendi gölgesini yaratmak ile başkasının gölgesinde yaşamak arasındaki sınır hiçbir zaman bütünüyle kesin değildir.
Fotoğraflar bu belirsizliğin içinde durur.
Kişisel hafıza ile ortak deneyim, beden ile mekân, özgürlük ile zorunluluk, ait olmak ile savrulmak arasında gidip gelen bir dünyanın görüntülerini oluştururlar. Sergi, bireyin kendisini oluşturan koşullardan tamamen kurtulabileceğini ileri sürmez. Bunun yerine, bu koşulların içinde kendine ait bir alan açmanın mümkün olup olmadığını sorar.
Belki de mesele, insanın kendi hayatının ne kadarını seçebildiğinden çok, kendisine verilmiş olan hayatın içinde ne kadar kendisi olarak kalabildiğidir.